Zincirleme Reaksiyonlar’ın geçen ayki tefrikası, İstanbul’da kentleşmenin doğal alanlara temas ettiği noktalarda yer alan “çitleme” pratiklerinin bu alanları metalaştırdığından bahsediyordu. “Çitleme” benzeri pratikler günümüzde gerek ulusal sınırlara inşa edilmek istenen duvarlar gerekse kent mekanlarının “kamusallığı” üzerine yaşanan tartışmalar nedeniyle mimarlığın en sıcak gündem maddeleri arasında. Ancak bana öyle geliyor ki bu pratiklerin doğayla ilişkisi artık yalnızca onu metalaştırmaktan ibaret değil. Son zamanlardaki birkaç örneğe bakılırsa doğa, mimari sınır pratiklerinin bilhassa hammadesi haline getiriliyor ve hatta sınırlar böylece yeni bir meşruiyet dahi kazanabiliyor.

Söz konusu örneklerden bahsetmeye son ayların sıcak meselelerinden olan ABD-Meksika sınırına ilişkin olanlarla başlayabiliriz. Malum, yeni ABD başkanı Trump’ın ilk icraatları arasında, “güney sınırına boydan boya duvar çekme” yolunda attığı somut adımlar da var. Söz konusu sınır elbette Trump’tan önce de kimi noktalarda çeşitli duvar, çit ve tellerle kapatılmış durumdaydı. İlginçtir ki, hali hazırdaki bu fiziksel sınır öğelerini hedef alan muhalif girişimler de taze başkanın söylem ve eylemleri nedeniyle yeni bir ivme kazandı. Bu girişimlere verilebilecek örnekler arasında basında “yaratıcılığı” nedeniyle geniş yankı bulan Meksikalı sanatçı Ana Teresa Fernández’in Sınırı Silmek (Borrando La Frontera) başlıklı projesi de yer almakta. Sınırın, Tijuana ile San Diego arasındaki kısmında yer alan çitleri, etraftaki peyzajla hemhal bir görselliğe sahip olacak şekilde boyayan Fernández, projesinin, sınırı böylece “görünmez” hale getirdiği iddiasında. Sanatçı sınırın bir tarafı plaj bir tarafı park olan bu kısmını ayıran çitleri böylece etraftaki “doğa” ile kaynaştırmış olduğuna inanıyor olsa gerek.

Keşke duvar, çit ve tellerin toplumsal etkileri görsellikleriyle sınırlı olsaydı. O vakit doğayı resimsel değeriyle ele alan bu tür projelerden dönüştürücü birer müdahale olarak bahsetmek mümkün olabilirdi. Dahası, doğanın, yalnızca görselliğiyle değil tüm fiziksel ve mekansallığıyla ele alındığı “yaratıcı” projelerde de sınır duvarlarının hammadesi olarak kullanılabildiğini görüyoruz. Bu durumu da ABD-Meksika hududu vakası üzerinden, Trump’ın işbaşı yapmasıyla eş zamanlı olarak sonuçları açıklanan “Building the Border Wall?” adlı yarışmadan bahsederek örnekleyebiliriz. Third Mind Vakfı tarafından düzenlenen yarışmanın kaygısı özetle şu: Madem duvarın inşası kaçınılmazsa ve dahası farklı türevleri zaten yer yer de olsa sınırı kaplamaktaysa, o halde toplumsal etkisi tasarım ve mimarlık üzerinden daha olumlu bir yere evriltilebilir mi? Yarışmada ilk sırayı alan projelerin tamamının duvar fikrini sorgulamak bir yana dursun, doğayı sınırlaştırmak, yani duvara malzeme etmek olarak tanımlanabilecek bir yaklaşım üzerinden sınır duvarını çekici ya da kabul edilebilir kıldığını söylemek mümkün. Bu projeler arasında, örneğin güneş, rüzgar ve su enerjisiyle hacim kazanan şişme bir duvar, sınır boyunca uzanan çitin etrafının park şeklinde tasarımı ve sınırın Meksika tarafına getireceği bollukla ABD tarafında inşa edilecek duvarı işlevsiz kılacağını savunan bir “sulama kanalı seddi” var.

Ancak burada unutulan şey şu: doğayla ne kadar entegre olmuş olursa olsun, sınır daima sınırdır. Bu gerçeği, eğer daha öncesinde değilse bile, başlıca eseri Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı’nda “Sınır Vakumlarının Laneti” başlıklı bir bölüme yer veren ünlü kent eleştirmeni Jane Jacobs sayesinde, 1960’lardan beri biliyoruz. Jacobs bu bölümde istenmeyen addedilen kimi mahallelerin gelişimine ket vurmakta kullanılan kent boşluklarını ele almış, söz konusu boşluklara verilebilecek örnekler arasında park ve su kıyısı gibi “doğal” gözüken alanları da saymıştı. Gerek dinlence ve yaratıcılık olgularını kendi içine hapsederek gündelik hayat ve sokağa nüfuzlarını önleyen kentsel kavanozlar olarak, gerekse insanın kendini günün her saati güvende hissetmeyebileceği yerlere dönüşmeye meyilli alanlar olarak, park ve su kıyılarının da pekala toplumsal ayrışmaya hizmet edebileceği böylece fark edilmişti. Doğanın sınırlaştırılması ve hatta silahlaştırılması aracılığıyla ayrışmaya zemin hazırlanan örneklere biz de Türkiye’nin güneydoğusunda birkaç yıldır inşa edilmekte olan “güvenlik barajları” dolayısıyla aşinayız elbette.

Günümüzde geçmişe nazaran farklı ve tam da bu nedenle daha uğursuz olan şeyse, benzer sınırların kamuoyuna olumlu birer mimari müdahale olarak sunulması. Bu durumun en iyi örneklerinden biri bugünlerde tamamlanmak üzere olan ABD’nin yeni Londra Büyükelçiliği binası. Kieran Timberlake imzası taşıyan bina ilk bakışta, ABD siyasetinin aralarında Dışişleri Bakanı John Kerry’nin de bulunduğu yakın geçmişteki önemli isimlerinin ülkenin büyükelçilik yerleşkelerinin çirkinliği, içine kapanıklığı ve soğukluğuna dair getirdiği eleştirilere kulak vermiş görünüyor.^4^ Zira tipik büyükelçilik binalarında ve dahası özellikle de ABD gibi küresel gerilimlerin merkezindeki ülkelerin dış temsilciliklerinde sıkça görülen duvar, tel ve çit benzeri fiziksel güvenlik birimlerine bu projede özellikle yer verilmediği söyleniyor. Öte yandan, yeni binanın çizimleri yerleşkenin neredeyse yarısının derebeylikler çağını andırırcasına bir hendek ile çevreleneceğini gösteriyor. Gerek buradaki su birikintisi gerekse arazinin geri kalanını çevreleyen yeşil alan (ki dahası bu alanın bitişiğinde bir dizi “yüksek güvenlikli” plazanın inşası sürmekte), yeni büyükelçiliğin “doğayla barışık”, “dışa dönük,” “açık” ve “şeffaf” olduğu iddialarına kanıt olarak sunuluyor.

Güncel sınır mimarlıkları suyu, ağaçları, bitki örtülerini ve hatta rüzgarı hammade olarak kullanarak kendilerini kelimenin her anlamıyla “doğallaştırmak” çabasında. Bu yanlarıyla ifşa edilmeleriyse, en azından hiçbir sınırın asla doğal olmadığı fikrini diri tutmamıza yardımcı olabilir.

Yorumlar

Yorumlar

İlgili İçerikler