Fabbrikasyon’u kendi mesleki analizimiz ile başlatmıştık. Mimarın evrimini zaman içerisinde üretim yöntemleri arasındaki geçişlerle ilişkilendirerek Endüstri Devrimi’ne kadar olan zamanı inceleyip, nihayetinde önümüzdeki sayılarda irdeleyeceğimiz konularla iç içe geçecek bilgileri topladık. Sonlara doğru Alberti’yi mimarın rolünü net hatlar ile tanımlarken bırakmıştık. Kendisinin tasarım üretimine yaklaşımı başka sayının konusu olduğundan, bu sayıda daha ziyade mimar tanımının Endüstri Devrimi öncesinde nasıl yer bulduğuna odaklanalım.

John Evelyn 17. yüzyıl sanatını, kültürünü ve siyasetini kaydettiği günlüklerinin 1644 yılında kaleme aldığı Account of Architects kısmında dört mimar türünden bahseder: architectus ingenio, architectus sumptuarium, architectus manuarius, architectus verborum. İlk grup Evelyn için ideal mimarı simgeler (bu ideal mimar figurü yakın arkadaşı olan Cristopher Wren’i andırmaktadır) fikir ve çizim adamı ya da yaygın tanımıyla mimar-bilirkişi olarak nitelenen bu grup, “inşa/yapı yapma sanatında” yetenekli ve genelde okuryazarlığı düşük olan “mechanick”’i denetler ve yönetir.1 İkinci grup finansörü temsil eder: müşteri, patron. Architectus manuarius zanaatkardır; inşaat eylemini asıl yürüten taş ustası, marangoz ya da doğramacı. Son olarak architectus verborum: mimari yazar, bizim de geçtiğimiz ay başladığımız bu içebakış uğruna büründüğümüz karaktere karşılık gelen.

Ortak bir Latince ad ile binanın gerçekleşmesi sürecinde yer alan tarafları adlandırmak hiç şüphesiz kafa karıştırıcı oluyor. Günümüzde mimarı hala müteahhit ile karıştıran insanlar olmasına çok da şaşmamalı. Binanın gerçekleşmesi sürecine katkı sağlayanların çok sayıda tanımının olması, farklı geçmiş ve eğitime sahip bu insanların “yaratıcı” anılmak için ne kadar çabaladıklarına dair ipucu vermekte. Sonunda üzerinde düşünüp durduğumuz sorulardan birine kısmen de olsa cevap verebildik.

Endüstri Devrimi’ne kadar, basit konut üretimine talebin yüksek olması nedeniyle Architectus manuarius diğer gruplardan sayıca üstündü. Lonca benzeri bir eğitimden geldiklerinden, özellikle de konut üretim talebini karşılayacak saha deneyimine sahiplerdi. Ancak, hızla göç alan şehirlerin konut talebini karşılamak aşina olmadıkları ölçekte, miktarda ve karmaşıklıkta üretim demekti ki bu da onları verimsiz, dolayısıyla da yetersiz kılıyordu. Bunun üzerine toplu konut projelerini üretmek üzere architectus ingenio göreve atanmıştı. Her ne kadar daha öncesinde konut işlevi konusunda sınırlı deneyime (birkaç villa projesini saymazsak) sahip olsalar da karmaşıklık seviyesi giderek artan projelerde, koordinasyon deneyimi daha fazla olan architectus ingenio, architectus manuarius‘un yerine tercih edilmişti. Kendilerinden hem az sayıda vardı, hem de gelecekteki yerleşimler için gerekli arazi tespitleri, tesviyesi gibi işlerle de uğraşıyorlardı.

Yavaş yavaş mimarın sosyal statüsü yükselmiş, meslek pratiğinin kodları ve iş ahlakının taslağı oluşturulmuştu. Architectus ingenio’nun yeni keşfedilen hırslarını barındırabilmek ve kendilerinden daha fazla sayıda eğitebilmek için yeni paradigmanın rehberliğinde mimarın rollerinin rafine edilmesi gerekiyordu. Yapı endüstrisindeki bu alışma ve değişim döneminde profesyonel bir savunma aracı olarak kendilerini inşaatçılardan farklı kılma gereğini hissettiler. “Mimar” için ilk mesleki kurum olan Royal Institute of Architecture (RIBA) 1834 yılında kuruldu. RIBA’nın asıl amacı, mimar ile yapı endüstrisinin diğer uzmanları arasında bir ayrım yapmak ve meslek sınıflandırmasındaki yanlış anlaşılmalardan mimarı koruyup ön plana çıkmasını sağlamaktı. Ayrıca RIBA mimarlık eğitimini kurumsallaştırıp modernize ederek kitlesel eğitim için uygun hale getirmişti ve zaman içinde loncaların etkisini yitirmesiyle ortaya çıkan öğrencilik modelini2 bu süreçte yeniden tanımladı. Yeni öğrencilik modeli, bilginin nesilden nesile aktarıldığı Antik Mısır ve Antik Yunan’la kıyaslanabilirdi, ancak öncülerinden farklı olarak (hepsi olmasa bile) pratisyenlerinin çoğu malzeme davranışı ve inşa yöntemleri üzerine çok sınırlı deneyime sahipti.

Mühendislerin eğitiminde kanıtlanmış bir sistem olan Politeknik okulları yeni mimari eğitim sisteminin de temelini oluşturdu. Bu yeni okullar architectus ingenio’nun daha da rafine edilmiş türevlerini eğitti; bu mimarların önceki meslektaşlarına kıyasla koordinasyon ve planlama becerileri daha da bilenmiş, ancak uygulama bilgisi daha da bozulmuştu. Mimara has çalışma alanı olarak yapıda sanat fikri, inşaat alanı ve malzeme ile olan fiziksel bağlantının yerini alarak mimarın inşaatçıdan farklılaşmasını daha da vurguladı. Sanatın mimariye girişi, giderek artan sayıda mimarın içinde bireysel bir kimlik oluşturmanın bir parçası oldu. Gelin Arts and Crafts hareketini ele alalım; teknolojik ilerlemelerden korkan, sanayileşme ve makineleşme konusunda karamsar duygulara sahip olan İngiliz mimarlar tarafından büyük bir destek alan bir hareket. Siz de bunu günümüzle ilişkilendirmiyor musunuz?

Arts and Crafts ile kanalın diğer tarafında küresel öneme sahip Beaux-Arts eğitim sistemi ile etki sahibi Art Nouveau, mimarlık ve sanat arasındaki çizgiyi iyice bulanıklaştırdı. Bu çizgi o kadar bulanıklaştı ve bağlamı yüzyılı aşmış bu sürede öylesine unutuldu ki, bazı mimarlar hala aldanmış şekilde mimariyi yalnızca bir sanat biçimine indirgemişken bazıları da sadece çizgisel çalışmaların (mimari çizim diyemediğimizden) hazırlanması olarak algılamaktadır. Sizce de yanlış atıflardan arınmanın zamanı gelmedi mi? Alberti’nin mimarın herhangi bir yapı malzemesi ve teknolojiyi kullanarak tasarım yapması yönündeki hevesli desteğini bir kez daha yineleyerek; Alberti, ne binasının inşa edildiği alan ile herhangi fiziksel bağlantısı olmayan, sırça köşkünde (ofisi) izole olmuş ne de teknolojik gelişmelere ve akıl edilebilir yeni uygulama olasılıklarına karşı üç maymunu oynayan mimarı kastediyordu. Akdeniz’in kıyısının önemli bir figürü olan Gaudi’nin ve meslek pratiğini ele alışının Alberti’nin idealleriyle örtüştüğünü söyleyebiliriz. Ama bu da önümüzdeki sayılarda detaylı şekilde irdelenmek üzere biraz daha bekleyecek.

Gündeme geri dönelim. Endüstrileşmenin etkileri kıtayı süpürüyordu, Almanya ve İtalya, ulus-devlete dönüşümlerindeki gecikmeden ötürü değişim rüzgarına kapılan son ülkelerdi. 1914 tarihli Deutscher Werkbund konferansında Hermann Muthesius, mimarın asıl görevinin yeni Alman ulusunun hızla kalkınabilmesi için standart bina tipleri geliştirmek olmasını önermişti.3 Endüstrileşme olgunlaşmış ve kendini modernizmde somutlaştırmıştı. Erken 20. yüzyılın başından başlayarak yüzyılın ortalarında zirveye ulaşan, Alvin Toffler'ın İkinci Dalga nitelendirmesinin temelini oluşturan kitlesel üretim, kitlesel tüketim, kitlesel eğitim, standardizasyon ve merkezileşme kavramları hayatın her alanına egemen olmuştu.

Walter Gropius 1919 yılında Grand Ducal Güzel Sanatlar ve El Sanatları Okulu'nu ve Weimar Güzel Sanatlar Akademisi’ni birleştirerek Weimar'da, Bauhaus'u kurdu. Gropius, zanaatkarların ortak projeler üzerinde birlikte çalışarak merkezinde bitmiş bir bina bulunan, ancak kuruluş yıllarında “mimarlık”ın okul müfredatının bir parçası olmadığı, ortaçağ atölye ortamını yeniden yorumlamak için çabaladı.4 Okulun adı bile modern çağ öncesi yapı ustalarının loncası Bauhütte’yi ima etmekteydi. Makinelerin ve uçucu politikaların dünyasına uymak zorunda kalan Bauhaus, Dessau’ya taşındı ve Gropius’un halefi de olacak olan Hannes Meyer, yeni kurulan mimarlık programının başına geçti. Meyer'in radikal işlevselciliği, Ludwig Mies van der Rohe'nin şaşaalı şahsiyeti ve siyasi ortamın altında ezilen Bauhaus sonunda kapatılacaktı. Mimarların ve mesleğin üstünde büyük etki bırakmasına rağmen, Gropius’un sınıf ayrımı yapmadan zanaatkarlar yetiştirme arayışı sonlanmıştı.

Modernistlerin devamlı yükselmekte olan öz-imgeleri, Ayn Rand’ın Howard Roark’ı gibi kurgusal, kült, yalnız figürlere ilham olmuştur. Roark ile aynı iş ahlakını paylaşsalar da paylaşmasalar da, modernistlerin çoğunluğu Roark ile öz-algılanmış kusursuzluğu ve egoist ahlaki değerleri paylaşmıştı. İronik bir şekilde, Roarkvari mimarın, egosu ile mesleği üzerine etki eden erklerle deneyimi açıkça çelişir.

Bina yapma eyleminin gittikçe karmaşıklaşması ve mesleklerde uzmanlaşmanın muazzam arttığı bu dönemde, mühendislerin yanı sıra yaratıcılığın zar zor atfedilebileceği yasal uzmanlardan da sürece katılım bekleniyordu. Hepsiyle işbirliği yapmak ve yaratıcı olmayanlardan geri bildirim almak mı? Bu, mimar için varoluşsal bir kriz yarattı. Mesleğe yönelik devrim niteliğindeki başlangıcına rağmen, modernizm hızlıca bir stile indirgendi ya da sığ bir felsefeye dönüştü.

Malın fiziksel üretiminden, fiziksel varlığın yaratılması için gerekli verilerin üretilmesine geçilmesiyle oluşan 20. yüzyılın ortalarındaki üretim yöntemlerindeki paradigma kayması, yeni bir dalganın gelişini müjdeleyecekti. Delikli kartlı öncülü Jacquard Loom’dan5 yola çıkarak John T. Parsons’ın MIT’de geliştirdiği ve 1952’de patent başvurusunda bulunduğu Motor Controlled Apparatus for Positioning Machine Tool, ilk sayısal kontrollü (NC) üretim tezgahı olmuştur.

Turuncu’nun6 atalarıyla tanıştık, sorularımıza da bazı cevaplar aldık, ancak esas soru hala cevaplanmadı. Mimarı şu anda ve gelecekte neler beklemekte? Bir sonraki sayımızda mimarın evrimiyle ilgili üçlemeyi sonlandırırken öğreneceğiz.

Notlar
1 Crinson, M. (1994). Architecture-art or profession? Three hundred years of architectural education in Britain. Manchester: Manchester University Press.
Surveyor-Architect, mimar-bilirkişi olarak çevrilmiştir, ancak kelimenin kökeninde olan ve o zamanki görevlerinden biri olan arazi tespit/haritacılık faaliyeti göz ardı edilmemelidir.
2 eng. pupilage
3 Saint, A. (1985). Image of the Architect. Yale University Press.
4 Whitford, F., ed. (1992). The Bauhaus: Masters & Students by Themselves. London: Conran Octopus.
5 Her ne kadar Basile Bouchon’un perfore kağıtla çalışan makinesi Jacquard’ınkinden 80 yıl önce yapılmış olsa da (1725), çalışması için bir operatör gerektiren yarı otomatik bir makineydi.
6 Daha kendisine isim vermediğimizden, robot kolumuza hala rengiyle sesleniyoruz.

Yorumlar

Yorumlar

İlgili İçerikler