Dünya genelinde beş kadından biri, mimarlık mesleğini başka bir kadına tavsiye etmiyor, neredeyse dörtte üçü (yüzde 72) mimarlık kariyeri boyunca cinsel ayrımcılık, taciz veya mağduriyet yaşadıklarını söylüyor. 10 kişiden biri (yüzde 12) aylık, haftalık ya da günlük olarak cinsel ayrımcılığa uğradığını söylüyor. Kadın mimarların üçte ikisi inşaat endüstrisinin kadınların otoritesini kabul etmediğine inanıyor. Böylesine bir cinsel ayrımcılığın söz konusu olduğu mimarlık sektöründe, kadınların daha düşük maaş almaları ve terfi edememelerinin de etkisiyle kadınlar meslekten uzaklaşıyor. Meslekte kalmayı başaran mimarlar ise çoğunlukla erkeklere nazaran düşük maaşlarda çalışıyor ve nadiren yönetici pozisyonlara yükseliyor. Bu durum kadınların kötü tasarımcılar oldukları ya da artık mimar olmak istemedikleri anlamına gelmiyor, toplumdaki dengesizliği ve düşünce yapısının bozukluğunu gösteriyor.

Bu sosyal dengesizlik aslında tarihin günümüze yansıması. Kadınlar mimaride geçmişte de hoş karşılanmamış ve mimarlık uzun süre erkeklerin yaptığı bir meslek olarak görülmüş. Erkekler resim, heykel ve mimarlığa egemenken kadınlar tekstil ve seramik gibi alternatif dallara yönelmek zorunda kalmış. Tarihi yazarken de erkekler ön plana çıkarılmış ve kullanılan kelimelerde kadınlar unutulmuş. Mimarlık tarihi kitaplarının erkek isimleriyle dolu olduğunu ve mimarların “büyük mimar”, “usta mimar” gibi eril bir dille tasvir edildiğine tanık oluyoruz.

Toplum yapısının kadınları mimariden uzaklaştırdığı bu sistemde bir yandan da erkeklerin onlarsız yapamadığını görüyoruz. 1950‘lerde tasarımcıların çoğu, modernizmin katı ilkelerine dokunun ve rengin etkilerini getirmek için kadın mimarlar ile çalışmış. Ancak bu yetenekli kadınların başarıları gölgelenip, çoğu zaman kendilerinden ilham kaynağı olarak bahsedilmiş.

Marion Mahony Griffin, dünyadaki ilk kadın mimarlardan biri ve Frank Lloyd Wright'ın ilk çalışanıydı. Suluboya imajlarıyla Frank Lloyd Wright’ın Prairie tarzını belirlemede büyük rol oynamasına rağmen, Wright tarafından itibar görmedi. Yaşamı boyunca Amerika'nın en iyi mimari çizimlerinden bazılarını üretmiş olmasına rağmen hakkında çok fazla bilgimiz yok.

Mies Van der Rohe'nin ünlü mobilyalarının çoğu, Lilly Reich’in katkıları olmasa gerçekleşemezdi. Mies Van der Rohe'nin nadiren başkalarının fikrini sorduğu, fakat her zaman Lilly Reich’in görüşlerini duymak isteği söylenir. Lilly Reich ve Mies van der Rohe’nin en tanınmış projesi Barcelona Pavillion. Mies’in 1937’de Amerika’ya gitmesiyle yolları ayrıldı ve Lilly Reich, İkinci Dünya Savaşı bombalamalarında Mies’in binlerce çizimini Berlin dışındaki ahırlara kaçırarak kurtarmayı başardı.

Charlotte Perriand, Paris'te mobilya tasarımı okuduktan sonra, 1927'de Le Corbusier’nin bürosuna iş başvurusunda bulundu. Le Corbusier, iş başvurusunu "Biz burada minder nakışı işlemiyoruz" sözleriyle reddetti. Perriand’ın eserlerinin Salon d'Automne’da sergilenmesinden etkilenen Le Corbusier, daha sonra ona iş teklifinde bulundu. Perriand, Le Corbusier'in en ünlü koltuk tasarımlarından B301, B306 ve LC2 Grand Comfort'u üretti.

Yirminci yüzyılın önde gelen mimari teorisyenlerinden Anne Tyng, Louis Kahn'ın tasarımlarının merkezinde yer aldı. Matematik ve geometriye olan hayranlığından dolayı Buckminster Fuller, Anne Tyng’i “Kahn'ın geometrik stratejisti" olarak nitelendirdi. Anne Tyng tarihte mimari düşüncelerinden çok Louis Kahn’la olan ilişkisi yüzünden hatırlandı ve Khan’ın ilham kaynağı olarak anımsandı.

Mimarlığın maço kültürüyle bastırılan kadın mimarların erkeklere oranla avantajları yok sayılabilir. Kadın bir mimar olmanın zorlukları sektörün tüm yönlerine öylesine işlemiş ki gündelik hayatta bu dengesizliği fark etmiyoruz. Çoğu kadın, eşinin giydiği pembe kazağı fark etmeyen meslektaşlarının ya da şantiyedeki inşaat işçisinin, kendilerinin ne giydiğine dikkat edeceğini bilir ve beklenen normlarda giyinir. Erkek mimarlar patronlarından rahatlıkla zam isterken kadın mimarlar sessizce maaşlarının az olmasına üzülür. Müşterilerini eğlendirmek isteyen patronlar genelde erkeklere özgü organizasyonlar yaparak ya kadın mimarları davet etmezler ya da onları zor durumda bırakırlar. Bu durum bazen kadınların, sadece grupta kadın olması için davet edilmesiyle daha da aşağılayıcı hale gelir. Bazı mimarlık ofislerinin büyük partilerden önce kadınlara kuaföre gitmesi için izin vermesi gibi uygulamalarsa kadınları yine patronların beklediği normlar içine sokar. Zaman zaman “bayan mimar/iç mimar” aranan iş ilanlarını hala görüyoruz ve maalesef günümüzde hala ünlü mimarlardan “kadınlar hayatımızın tuzudur” gibi ayrımcı yorumlar duyuyoruz.

Nedense kadınlardan şantiye sorumluluğu ya da bina tasarımı beklenmez. Mimarlık kadına, mühendislik erkeğe yakıştırıldığı halde şantiyede proje anlatmaya çalışırken “Abla, öyle olmaz” diyen müteahhit ya da kalfaya kadınların kendilerini sürekli olarak ispatlamaları gerekir. Mimarların kendileri bile bazen kadınların iç mimarlıkta, renk ve kumaş seçiminde uzman olduklarını düşünür. Bu durum hem iç mimariye yönelen erkekler için durdurucu olmakta hem de birçok kadının konut tasarımıyla ve dekorasyonla yetinmesine neden olmakta. Yüklenici bir firmanın kadın bir mimarın kapısını çalıp gökdelen tasarımı istemesi pek görülmez. Erkeklerin mimarlık dünyasında Zaha Hadid’in bunu başarması yıllarını almıştı.

Kuşkusuz bu konuda sadece erkekleri suçlamak yanlış olur. Kadınlar da toplumda bazen kendi yerlerini pasifleştirmeye katkıda bulunur. Özel sektörde kendi bürosunu yürüten, ödül kazanan kadın mimarların sayısının azlığı yadırganamaz. Erkek mimarlar daha aktif bir rol almaktan çekinmezken, kadınlar gereğinden fazla alçakgönüllü, belki de çekingen davranır. Bazen de cinsiyetçi yaklaşımları sektörde tutunabilmek için görmezden gelirler. Çocuk sahibi olmayan, özellikle genç bazı kadınlar, eşitsizlik olduğuna inanmaz ve tam tarsine kadınların mesleği erkekler kadar ciddiye almadığını düşünürler. Meslekteki terfilerin cinsiyete göre değil, beceri ve niteliklere göre yapıldığına inanırlar. Hatta erkek meslektaşlarından daha fazla saygı gördüklerini söyleyen kadın mimarlar yaygındır. Bu saygı, bazen erkeklerin kadın meslektaşlarını tehdit nedeni olarak görmemelerinden, bazen de onlara hoşgörü göstermelerinden kaynaklanır. 40 yaşlarına varıldığında bu durum genelde kadınların mimarlıktan yorulmasıyla ve kariyer arayışına girmesiyle sonuçlanır.

Bu konunun son yıllarda gündemde olması, dengeyi geri getirmeye yardım etse de mimarlık mesleğinin sorunlarını çözmeye yetmiyor. Yapılan anketler, seminerler ve konulan yeni kurallar mimari büroların, iş ve yaşam dengesine bakış açısını değiştiremedi, mimarların eşitlik ilkeleri ve yaşamsal sürdürebilirliğe odaklanmalarını sağlayamadı. Mimar Sinan Büyük Ödülü’nü kazanmış kadın bir mimarın henüz olmaması sadece şok edici değil, aynı zamanda utanılacak bir durum.

Mimari bürolarda çalışmış hemen her mimar, genelde erkek olan patronlarının hiç de makul olmayan isteği üzerine, geceleri de dahil olmak üzere neredeyse kesintisiz olarak bir hafta sonu boyunca çalışmak zorunda kalmıştır. Mimar olmak, uzun çalışma saatleri, düşük ücret, stres ve iş tatmininden yoksun olmak anlamına gelmiş durumda. Bu kültür maalesef sektörde kemikleşmiş, hatta aşırı yoğun çalışma saatleri bazı genç mimarlarda övünme nedeni sayılıyor. Yoğun çalışma saatlerine ayak uyduramayanların mimarlık alanında kariyer yapmaya uygun olmadığı ima ediliyor. Bu durum genelde hem erkek hem kadın mimarları eşit derecede etkilese de tasarım durup hayat başladığında kadınların günlük beklentileri gerçekleştirmesi ve mesleğini annelikle dengelemesi beklenir. Özellikle 40 yaşından yaşlı olan bir kadın mimar için bu çalışma koşullarının çekici olabileceği düşünülemez.

Günümüzün toplum normları kadınların çalışma hayatını tercih ettiği durumlarda da evle ilgili konulara eğilmesini beklemekte. Mimarlık bürolarının çalışma koşullarında esneklik sağlamaması, çoğu kadının ileri yaşlarda çocuk sahip olmasına neden olur. Çalışma koşullarında zorluklar ve beklentiler yüzünden birçok kadın kendisini meslekleri ve çocuk sahibi olmak arasında seçim yapmak zorunda hisseder ya da doğum izninden sonra mesleği bırakır.

Hayat ve çalışma dengesinin bozulması, yaratıcılığı da kısıtlayarak mutsuz bireyler yaratıyor. Sürdürebilirlik sadece ekolojik denge olarak algılanmamalı, hayatın her aşamasında toplumu dengeleyici bir eylem olarak düşünülmeli. Yarı zamanlı, esnek çalışma saatleri, evden çalışma, çocuk bakımına yardım gibi konular mimari bürolarda gündeme gelmeli. Çocuk bakımı ve hamilelik izniyse sadece annelere odaklı kalmamalı. Çocuk sahibi olmanın sorumluluk ve zevkini anne ve babaya eşit derecede paylaştırılacak kurallar konulmalı. Yasaların babalık iznini artırmadan, sadece kadınlara yönelik olarak hamilelik iznini ele alması sorunu pekiştirmekte ve erkekleri iş hayatına, kadınları ise ev ve çocuk bakımına yöneltmekte. Kadın ve erkek cinsiyet ayrımı yapılmadan değerlendirilmeli, terfiler ve maaşlar düzene sokulmalı. Kadın mimarlar problemlerini dile getirmekte daha cesur davranmalı ve özellikle büro sahipleri aktif olarak çözümcü olmalı ve kadınların kariyerlerini desteklemeli.

Bir araya gelerek, konulara yapıcı yaklaşarak toplumu ve mimarlık sektörünü eşitliğe dayalı bir düzen olarak kurmalıyız. Bu çözüm arayışı, mimari büro ve müteahhit firmalardaki yöneticilerin ve şantiyelerdeki kadın-erkek sayısının eşit olduğu zamana kadar devam etmeli. Erkeklerin feminist olmaktan gurur duyduğu gün, mimarinin de üretkenliği artacak ve topluma sosyal denge gelecektir.

Yorumlar

Yorumlar

İlgili İçerikler