XXI Dergisine abone olun
Sayı 75
Şubat 2009
Şubat 2009
Görsel
Eski Sayılar
Eylül 2010 Sayı 92
Sayı 92
Temmuz-Ağustos 2010 Sayı 91
Sayı 91
Haziran 2010 Sayı 90
Sayı 90

E-Bülten Üyeliği
Listemize kaydolarak XXI E-Bülteni
her ay düzenli olarak e-posta adresinize alabilirsiniz.Dergimizi her ay düzenli almak için abone olabilirsiniz.

SUNAK Eşik Cinleri
SUNAK

Küçük Sunaklar
Zaman: 21 Aralık 2008, Pazar, 11:00
Yer: Ankara, Goethe Enstitüsü
Program: Şair Zehra Çırak’la kahvaltı söyleşisi.

Soğuk ve ıslak bir Ankara pazarında sıcak bir odada çay, kahvaltı ve şiir paylaşmak fikri içimi ısıtıyor. Aklımda ne mimarlık, ne de bu sayı için planladığım yazı var. Ama program başlayıp Küçük Sunaklar (Kleinealtare) projesi açımlanmaya başlayınca iş değişiyor. Mimarlık, şiir, heykel, tarih, yaratıcılık gibi kavramlar yepyeni biçimlerde ilişkilenmeye başlıyor.

Küçük Sunaklar ilk bakışta resim, şiir ve heykel sanatlarının bir aradalığını barındırıyor. Eserin heykel boyutu 30 cmx60 cmx16 cm büyüklüğünde 27 küçük nesneden oluşuyor. Her sunak bir ressama atfedilmiş. Dizi alfabetik sırayı izliyor: Horst Antes, Francis Bacon, Hieronymous Bosch (27 sayısını tutturmak için B harfi iki kez kullanılmış), Giorgio de Chirico ve Marcel Duchamp’la başlayarak A’dan Z’ye sıralanıyor ressamlar. Her nesnenin üst kısmına bir hoparlör yerleştirilmiş. Çalıştırıldığında Zehra Çırak’ın o sunak bağlamında yazdığı şiir kendi sesinden duyuluyor. Projenin arkitektonik yapısı göz alıcı. 27 ressam, mimar kökenli heykeltraş Jürgen Walter ve şair Zehra Çırak. Tam 29 kişi söz konusu olan.

Sunakları biraz daha ayrıntılı tartışmadan önce bana mimarlık disiplini açısından açtıkları pencereden dışarı bakmak, eser-imza ilişkisi ve yaratıcılık gibi çoğu kez pek de sorgulamadan bildiğimizi varsaydığımız kavramları gündeme getirmek istiyorum.

Mimarlık
Mimarlık disiplininin kurucu varsayımlarından birisi “yaratıcı özne” miti. Ayn Rand’ın 1946 da yazdığı Fountainhead romanındaki Howard Roark karakteri, mimarı neredeyse Tanrı katına çıkaran bu mitin en güzel örneklerinden birisi. Romanda modern mimarlığın tavizsiz savunucusu olan Roark’ın Frank Lloyd Wright’la özdeşliği, mimarlık ve edebiyat çevrelerinde epey tartışma konusu olmuş zamanında. Roark kendi bildiğinden şaşmayan, müşterilerinin isteklerine asla boyun eğmeyen ve kişisel yaratıcılığı her şeyin üstünde tutan bir karakter. Ayn Rand’ın “İnsanın egosu gelişiminin kaynağıdır.” sözünün cisimleşmiş hali adeta.

Yaratıcı öznenin merkezi konumu, sayısı giderek artan mimar monografileriyle, kanun mertebesine yükseltilen yapıların mimarlarının isimleriyle özdeşleştirilmesiyle, eğitim programlarının yapılanış biçimleriyle yeniden yeniden onanmakta. Biraz iddiası olan her mimarlık öğrencisinin kalbinde uluslararası projeler yapan ünlü bir mimar olma ideali yatar demek yanlış olmaz sanırım. Kendi tarihimden örneklersem, daha öğrenciliğimin ilk yılında tasarım hocalarımdan biri tüm sınıfa hitaben “Mezun olunca yüzde doksanınız ancak sekizin ikisinde memur olacaksınız.” dediğinde uğradığımız hayal kırıklığını unutamam.

Bir yanda yaratıcı, eşsiz ve ender bulunan parlak mimar, diğer yanda devlet dairelerinde ya da başkalarının bürolarında dirsek çürüten birbirlerinden pek de farkı olmayan sıradan meslek insanları. Yaratıcılıkla ne anlaşıldığı pek sorgulanmıyor bu senaryolarda. Sanki doğuştan gelen, kaynağı pek açık olmayan, ancak bazı şanslı kullara Tanrı vergisi olan bir özellik yaratıcılık. Okuldaki başarısızlıklarını yaratıcılık eksikliğine bağlayıp mimari yetenekleri olmadığıyla açıklayan mimarlık öğrencilerinin sayısı az değildir bu bağlamda.

Mimarlık tarihi de yaratıcı mimarların özgün yapılarının bir resmi geçidi olarak sunulur çoğunlukla. Bir mimarın bir diğerini etkilemesi ya da bir yapının bir diğerinden esinlenmiş olması olsa olsa bu soyağacına verilen referans ölçüsünde meşrudur. Philip Johnson’un Cam Ev'inin Mies van der Rohe’nin Farnsworth Evi'nden esinlenmesi örneğinde olduğu gibi. Ama çoğunlukla birbirlerine referans vermezler mimarlar. Hele filmlere, resimlere, şiirlere, öykülere göndermeler deneysel öğrenci projelerinin dışında hemen hiç görülmez. Yaratıcı öznenin tekliğine, biricikliğine, başkalarına gereksinimi olmadığına ve başladığı alanın “tabula rasa” olduğuna inanılır. Özgün olanın karşıtı ya kopyadır ya da “zaten bilinen”. Onlara da pek iyi gözle bakılmaz.

Adak
Peki ama gerçekten mümkün mü “tabula rasa”? Boş bir yüzey bulmak, tüm tarihselliğiyle ve ister istemez var olan izleri ortadan kaldırmak ya da “zaten bilinen”i yok saymak, zihinden silmek mümkün mü? Yoksa, o izlerin zaten bilindiğini kolayca varsayıp göz ardı etmeden onların farkına varmak ve onlardan yeni bileşimler yaratabilmek mi yaratıcılık?

Çizgisel zaman kavramının mümkün kıldığı “tabula rasa” yanılgısının dışına çıkınca yaratıcılık kavramının da anlamı değişiyor. Ressam için boş tuval, mimar için boş arsa, besteci için mutlak sessizlik yok çünkü. Küçük Sunaklar projesi tam da kendisinin biricikliği yanılsamasına teslim olmayan bir yaratıcılığın ürünü. Sunaklardan herhangi birine, örneğin Hieronymus Bosch sunağına biraz daha yakından bakalım. Zehra Çırak’ın bu sunağa ait şiiri şöyle başlıyor:

Orada Hieronymus Bosch akıyor

Dünyanın kendisine yer bulamadığı
küçücük kulübelerden koca kabusların taştığı
ve dingin bir akarsu fısıltısının
kulakları tırmaladığı
bir dünyada
eller
her birinde bir damla kutsal su kalarak
arınmaktan söz etmek istiyorlari
...


Küçük Sunaklar projesinin zenginliklerinden birisi onu oluşturan öğelerin özerk olarak da varlık gösterebilmeleri. Zehra Çırak’ın şiirleri Jürgen Walter’ın nesnelerinden, Jürgen Walter’ın nesneleri esinlendikleri ressamlardan bağımsız olarak da güçlü ve etkinler. Bunların bir aradalığı ise farklı bir düzleme işaret ediyor. Bu bağlamda Bosch’un resimleri, Jürgen Walter’iın nesnesi ve Zehra Çırak’ın şiiri arasındaki iletişim kadar her birisinin seslendiği/esinlendiği ortak dünyanın görünür/duyulur kılınması beni etkileyen. Rasyonel çözümlemelerle, ego yoluyla, var olan kimlik ve dil kategorileriyle tanımlanamayacak bir dünya bu, bizim dünyamıza bakan. Bosch, Walter ve Çırak’ın kimliklerinden ve kişiliklerinden bağımsız, onların bize iletmekte aracı olduğu anonim bir dünya.

Sunağın kendisi tanımı gereği anonimdir zaten. Ne onu yapanın ne adak adayanın adı önemlidir. Özneleri değil edimleri öne çıkarır sunak. Adayan, adak ve adanan arasında aracıdır sadece. Kutsaldır sunak. Küçük Sunaklar projesinde kutsananın yaratıcı özne değil, yaratıcılığın kendisi olduğunu düşünüyorum. Ona adananlar ise renklerin, biçimlerin, sözcüklerin ve nesnelerin yeni bileşimler oluşturabilmesini sağlayan sınırsız olasılıklar. Küçük Sunaklar yaratıcılığın özneden ve çizgisel zaman yanılgısından özgürleşmesinin; farklı zamanların, farklı coğrafyaların, farklı dünyaların iletişiminin getirebileceği açılımların müjdecisi.

KÖŞE YAZARLARI



Bu kısmı görebilmek için Adobe Flash uygulamasına ihtiyac?nız var.
Adobe Flash uygulamas?n? yüklemek için tıklayın.