Tasarımın Öte Yanı
TASARIM SERGİLERİ: NE, NEREDE, NASIL?
Bazı şeyleri yaşamadan bilemiyoruz. Düzenli olarak yazı yazmanın yazar üzerinde yarattığı baskı da bunlardan birisi sanırım. Pek çok kişi gibi, ben de gazetelerdeki köşe yazarlarının işini fazlasıyla kolay bulanlardan birisiydim. Ta ki üç yıl önce düzenli olarak köşe yazıları yazmaya başlayana dek. İlk heyecanın ardından, dergi veya gazete baskıya girmeden önce mutlaka yetiştirilmesi gereken, herkes için önem ve anlam taşıyan, derli toplu bir metnin rutin olarak yazılmasının aslında hiç de kolay olmadığı gerçeği ile yüzleşiyorsunuz. Elbette, yazdığınız konuda fikriniz ve söyleyecek sözünüz varsa bu bir “iş” olmaktan çok, zamanla bir ihtiyaca dönüşüyor ve çok şanlıyız ki Türkiye tasarım konusunda bizlere giderek daha fazla ve renkli malzeme sunuyor. Ama yine de, hayatınızı kazandığınız asıl işinize ek olarak, henüz taşların yerine oturmadığı, insanların fazlasıyla duygusal ve alıngan olduğu, kurumların kurumsallaşamadığı, kavramların tepetaklak edilip keyfe keder tüketildiği bir ortamda ve tabi ki tasarım gibi kaygan bir zeminde, sabun köpüğü kıvamında olmayan, anlamlı, kalıcı katkılar normalin ötesinde bir zihinsel çaba gerektiriyor. Ne de olsa, atasözünün buyurduğu gibi, söz uçuyor ama yazı kalıyor. Ele alınabilecek onlarca konunun içinden hangisinin ele alınacağını seçmekle başlıyor zorlu süreç. Son iki aydır tasarım alanında olup bitene şöyle bir hızlıca göz atarsak aslında pek de konu sıkıntısı olmadığı görülüyor. Aksine dokunulması, irdelenmesi ve tartışılması gereken pek çok konu var tasarım gündeminde. Konudan çok, konunun nasıl ele alınacağı asıl mesele olarak öne çıkıyor.
Mesela tasarım sergileri buna iyi bir örnek. Türkiye’de tasarımın galerilerden mi yükseleceği -ki sanmıyorum- konusunu tekrar gündeme getirecek değilim; en azından şimdilik. Son aylarda her birisi tek tek ele alınmayı hak ettiği gibi, karşılaştırmalı bir değerlendirmeyi de gerektiren üç, hatta dört tasarım sergisi dikkat çekiyor. Kendi ölçeğinde Türkiye’de bir ilk olan, İstanbul Modern’deki Tasarım Kentleri (Design Cities) ile başlarsak, bu sergi pek çok açıdan tartışılması gereken konuya kapı açıyor. Londra’daki Design Museum ile yapılan işbirliğinden tutun, Türkiye’de modern sanatın herhalde en prestijli kurumu olan İstanbul Modern’in tasarımı gündemine almasına ve bir tasarım küratörlüğü pozisyonu yaratmasına dek uzanan bir yelpazede bu sergiyi sayfalarca tartışmak mümkün. Serginin içeriği XXI ile diğer dergi ve gazetelerde yeterince tanıtıldı aslında, ama Gökhan Karakuş’un Galerist’te (Mayıs 08) dile getirdiği ve serginin batı merkezli oluşu üzerinden kültür emperyalizminin tasarım yoluyla yeniden üretimine dek varan eleştirileri çok küçük bir grup dışında yankı bulmadı. Karakuş’a göre batı tasarım tarihinin günümüz Türkiye’sinde böylesi bir sergiyle gündeme getirilmesinin hiç bir olumlu katkısı yok; aksine batının tek tip modernizmini dikte ederek yerel aktörlerin özgüvenini baltalıyor. Gerçekten de sergiye konu olan Londra, Milano gibi kentlerde benzer ölçekte bir tasarım sergisini geçtiğimiz 20 yıl içinde ziyaret etme fırsatı bulduysanız, Tasarım Kentleri sergisini yeni ve heyecan verici bulmanız pek kolay değil. Serginin teması da pek çoğumuzun zaten aşina olduğu tasarım tarihinin genel argümanlarının dışına çıkmıyor. Ancak, bu söz konusu serginin Türkiye’de bu ölçekteki ilk endüstriyel tasarım tarihi sergisi olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Sanırım tek başına bu gerçek de sergiyi Türkiye için “yeni” ve heyecan verici kılmaya yetiyor. Bu yüzden, okulda öğrencileri mutlaka sergiyi görmeleri için teşvik ederken, biraz da pragmatik bir yaklaşımla serginin tasarım tarihi derslerini desteklemek açısından iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorduk. Karakuş’un eleştirisi elbette önemli bir tartışmaya kapı aralıyor ama Batı’nın kapitalist endüstrileşmeye dayanan tasarım tarihini anlamaksızın, kendi dinamiklerimizin özgünlüğünü nasıl kavrayabileceğimiz de cevaplanması gereken bir başka önemli soru olarak önümüzde duruyor. Ayrıca, bu serginin Paris ve Fransız tasarımının hak ettiği ağırlığı yansıtmadığından şikâyet eden iki Fransız tasarımcıyı da hatırlayınca, acaba batı tasarım tarihi kendi içinde ne kadar tutarlı ki gibi sorular da tartışmayı daha da ilginç kılıyor. Elbette, Tasarım Kentleri sergisi teması, içeriği ve yöntemiyle Türkiye’de tartışılmayı hak ediyor ancak Eylül’den itibaren sergileneceği Londra’da “ilk kez İstanbul”da sergilenmiş” olması ve “21. yüzyılın uluslararası tasarım merkezi” olduğu konusunda Londra’nın kendi kendini ikna çabası dışında bu serginin ne gibi bir etkisi olacağını kestirmek doğrusu zor. Ancak bence gözden kaçırılmaması gereken, aslında bu serginin Türkiye’de modern sanat ve tasarım arasındaki ilişkiyi, özellikle de İstanbul Modern üzerinden meşru kılmak ve güvenceye almak anlamındaki kritik işlevi başarıyla yerine getirmiş olduğudur. Tasarımın modern ve çağdaş sanatla ilişkisinin kurumsallaştırılmasının ardından, İstanbul Modern’de Karakuş’un özlediği türden, daha yerel ve “yenilikçi” küratörlük denemelerinin ortaya çıkması sürpriz olmamalı.
Söz sergilerden açılmışken, Alman tasarım kimliğini mütevazı ama etkili bir şekilde anlatan “Tasarımda Kararlı Yalınlık” sergisinin hepimiz için nasıl hoş bir sürpriz olduğunu atlarsam büyük haksızlık yapmış olurum. Aynı anda iki uluslararası endüstriyel tasarım sergisine ev sahipliği yapması ise sanırım İstanbul için bir diğer “ilk” idi. Almanya bağlantılı diğer sürpriz ise, Güven Günaltay’ın Berlin’deki lisansüstü çalışmasının bir parçası olarak başlayan ve basında kendisine önemli bir yer bulan Berlin’deki Türk tasarım sergisiydi. Türkiye’deki tasarımın pratiğinin, batılı zihinlerdeki aşinalık uğruna, artık bıkkınlık veren “Türk Lokumu / Turkish Delight” klişesine kurban edildiği yönündeki haklı eleştiriler bir yana, sergi Türkiye’deki tasarım kimliği tartışmalarına yeni malzeme taşıması anlamında da ilgiyi hak ediyor; elbette sergiye dair görsellere ve metinlere ulaşabilmek koşuluyla. Bu arada unutmadan; serginin açılışında kendi koleksiyonundan bazı parçaların İstanbul Modern’de sergilenmesine izin verdiği için şükranla selamlanan Victoria & Albert Müzesi, aynı anda Londra’daki salonlarında, Dejan Sudjic’in “Tasarım Kentleri” sergisinde İstanbul gibi kendilerine yer bulamayan Shenzhen, fiangay ve Pekin’i “geleceğin tasarım kentleri” olarak “China Design Now” sergisiyle dünyaya takdim ediyordu.*
Bknz, “Çin Tasarımı Keşfediyor”, XXI, Ocak 2008, s. 14





