Eşik Cinleri
MUTLU SONLAR VE BAŞKA DÜNYALAR
Denys Arcand'ın festival filmi niteliğindeki L'Age des Tenebres (2007) adlı yapıtını, James Cameron'un hasılat rekorları kıran Avatar'ından (2009) az once izledim. Arcand'ın ana kahramanı Jean-Marc Leblanc, sıradan, tekdüze ve alabildiğine sıkıcı iş ve aile yaşantısı ile baş edebilmek için iktidar, şöhret ve cinsellikten oluşan sıradışı bir fantezi dünyası kuruyor. Ne yaşadığı gerçeklikte ne fantezilerinde çıkış yolu bulamayan Leblanc'ın hayatı ancak evini, işini ve ailesini terk ederek yerleştiği kır evinde ve bahçecilik yapan komşularıyla kurduğu ilişkilerle anlam kazanıyor.
Cameron'un 22. yüzyılda geçen öyküsü, fimi hala görmemiş olanlarca bile malum: İleri teknolojiye sahip militan bir iktidar grubu, Pandora uydusunda kabile hayatı yaşayan, saldırıya uğramadıkları sürece barışçıl olan Na'vi halkının topraklarındaki değerli maddeleri ele geçirmek için ancak akıl bağlantısı aracılığıyla kontrol edebildikleri insan/Na'vi karışımı avatarlar üretiyorlar. Film, felçli deniz piyadesi Jake Sully'nin avatarının bir Na'vi prensesi ile aşkı çevresinde evrilerek Pandora'yı tüketmeyi amaçlayan insane ordusu ile Na'vi halkı arasındaki çatışmayı hikaye ediyor. İnsanların savaşı kaybetmeleri ve Sully'nin dünyevi bedenini terk ederek avatarına dönüşmesi ile mutlu sona ulaşılıyor.
İlk bakışta gerek türleri (komedi ve bilimkurgu), gerek teknikleri, gerekse konuları açısından hiç ilişkisi yok bu iki filmin. Oysa yer aldıkları mekanlara ve bunların bedenler ve arzulanan durumlarla ilişkilerine bakıldığında şaşırtıcı benzerlikler bulmak mümkün. Her iki filmde de benzer bir üçleme görülüyor. Sağlıksız bedenlerin ve istenmeyenlerin egemen olduğu yaşanmakta olan dünya, arzularımızı simgeleyen fanteziler dünyası ve ruhları özgürleştiren, “asıl gerçekliğin” keşfedildiği alternatif dünya. Bu dünyaların temsil biçimleri, beden/mekan ilişkilerinin çıkmazları ve alternatif arayışlar açısından tartışmaya değer.
YAŞANAN DÜNYALAR
Gerek Arcand'ın gerek Cameron'un yaşanan dünyaları birbirlerini aratmayacak ölçüde saldırgan, iktidar odaklı ve anlamsız. L'Age des Tenebres'in en çarpıcı mekanı Leblanc'ın belediye ile sorunları olan umutsuz kişilere danışmanlık yaptığı hükümet binası. Arcand bu bina için 1976 Olimpiyatları için inşa edilmiş, zamanında kusursuz olarak nitelenen Montreal Stadyumu'nu seçmiş.¹ Gerçekte inşaatı uzadıkça uzayan, katlanan masrafları ancak 30 yılda ödenebilen, taşıyıcı sisteminde iki kez ciddi sorunlar yaşanan stadyumun anıtsal ölçekteki mekanları, gri ve karanlık dolaşım alanları, iç ve dış mekanlarının tekinsiz geçirgenliği, film için olabildiğince etkin öğeler. Binanın içi ile dışının ilişkisi ise neredeyse Leblanc'ın hayatını dayanılmaz kılan bürokrasinin işleyiş biçiminin metaforu niteliğinde: Dışta parlak, mükemmel ve çekici; içte ise yıpratıcı, hükümran ve tekinsiz. Örneğin bir yandan sigara yasağı ve feng shui uygulamalarıyla ortam sağlıklılaştırılırken diğer yandan hasta babası için yardım isteyen çaresiz bir kadına danışmanların “duygusal destek eğitimi”nde oldukları için yardımcı olamayacakları bildirilmekte.
Cameron'un filminde de yaşanan dünyayı temsil eden mekanlar makinalaşmanın, yabancılaşmanın, mekanları savaşın, iktidarın ve düşmanlıkların alanları. Bedenle mekan/dünya ilişkisi hemen her zaman teknoloji aracılığıyla kuruluyor: Vurucu savaş araçlarından, anıtsal robot giysilerinden ve bilgisayar ekranlarından oluşan bir dünya bu. Film boyunca gerçekliğinin farkında olduğumuz neredeyse tek beden olan Sully ise felçli - yani bir anlamda eksikli. Arcand açısından da durum çok farklı değil. Burada da cep telefonları ve i-pod'lardan oluşan teknolojiler bedenlerle yaşanan dünyanın birebir ilişkisini engelliyor hep. İletişim kuramayan, birbirlerine dokunamayan bedenler bunlar. Gerek Cameron'un gerek Arcand'ın kurgularında bu dünyada istenebilecek ve umut bağlanabilecek tek bir öğe bulmak olanaksız.
KURGULANAN DÜNYALAR
L'Age des Tenebres'in Leblanc'ının dayanılmaz gündelik yaşamından kaçışı rüyalarla ve görüngülerle mümkün oluyor. Çekici ya da kendisine hayran kadınlardan, cinsel fantezilerden, kendisini iktidar sahibi hissettirecek durumlardan oluşan bu dünya gerçeğe dönüştüğünde ise tadı kaçıyor. Bir eş bulma programında tanışıp buluştuğu bir kadın ortaçağ kültürünü canlandıran bir grubun üyesi çıkınca, kendisini öldürücü bir düello sahnesinin ortasında buluveriyor. Canını zor kurtaran Leblanc için ortaçağ dekor ve kostümlerinin taklit edildiği mekanlar, kurgular dünyasının görkeminden çıkınca varolan dünyayı aratacak ölçüde korkulu ve tekinsiz alanlara dönüşüveriyorlar.
Arcand'ın filminde, yaşanan dünyanın dışındaki bir gerçekliğin üretildiği mekanlar gündelik hayatın mekanları. Hayal kurmak her yerde mümkün çünkü: yatakta, duşta, toplantı odasında ya da arabada. Avatar'da ise durum faklı. İnsanların var olan dünyadan çıkış mekanları, kendi bedenlerini terk edip avatar kimlikleriyle ilişkilendikleri tabuta benzer hücreler. Takım arkadaşları için Pandora halkına hükmetme amacını taşıyan avatar bedenleri, Sully için sağlık ve duygusallığın simgesi: felçten arınmış bedeniyle aşkı ve cinselliği tadabildiği alan. Dolayısıyla bu dünyada ölümün ifadesi olan tabut/hücre onun için başka bir dünyada gerçekleştirebildiği ve özlediği bir yaşamın sevinciyle yüklü.
Her iki filmde de kurgulanan dünyalar bir tür kaçış alanları. Bunların mimarisi de yaşanan dünyanın tekdüzeliğini bir başka biçimde de olsa tekrar ediyor. Arcand'ın filminde daha çok tiyatro sahnelerini ya da film setlerini andıran ama oryantal atmosferleriyle çoğu kez birbirine benzeyen mekanlardan oluşurlarken, Cameron'unkinde birörnek tabut/ hücrelere dönüşüyorlar. Yaşanan gerçeklikten uzaklaşılan, “burada ve şimdi” durumunun askıya alındığı, hayallerin ancak geçici olarak gerçekleşebildiği alanlar bunlar. Eninde sonunda gerçek dünyaya dönüş kaçınılmaz çünkü.
İDEAL DÜNYALAR
L'Age des Tenebres ile Avatar'ın belki de en çarpıcı biçimde kesiştikleri nokta sundukları ideal dünyalar. Her iki filmin sonunda da ana kahramanlar, başetmekte zorluk çektikleri gündelik hayatlarından ve kurgu dünyalarından kurtulup ideal dünyalarına adım atıyorlar.
Leblanc, hem bir türlü iletişim kuramadığı ailesini, hem de işini terk ederek şehirden uzak, deniz kenarında bir kır evine yerleşiyor. Günleri kendine yeterli bir yaşam süren yöre sakinleriyle birlikte bahçecilik yaparak ve yiyecek üretimine katkıda bulunarak geçiyor. Sully ise dünyevi bedenine veda ederek avatar kimliğinde yeni bir beden bulup doğayla bütünleşmiş, barış içinde yaşayan Na'vi halkının üyesi haline geliyor. Her iki dünyanın da fiziksel çevresinin ana öğesi doğa. İnsan yapımı çevre minimal düzeyde: L'Age des Tenebres'de yerel malzemeden yapılmış gösterişsiz kır evleri, Avatar'da ise ağaçlar arasında asılmış hamak-yataklar en akılda kalan yapılar. Bunlar insan ölçeğinden çıkmış işyerlerinden, banliyölerin yapay doğasından, trafik kabusları yaşanan otoyollardan ya da anıtsal savaş makinalarının ölümcül mekanlarından tamamen farklı, bunlara zıt özellikler taşıyorlar - bir tür New Age mutlu-sonu simgeleyen ortamlar.
Kısaca her iki filmi benzer kılan, varoluşu üç farklı dünyada mümkün görmeleri. Bunların ilk ikisi çıkmazlara işaret ediyorlar. Fanteziler, tahammülsüz gerçek dünyanın kaçış noktaları olsalar da yeterince “gerçek” olmadıklarından “gerçek” çözümler de getiremiyorlar. Dolayısıyla tek alternatif doğaya, ilkel yaşam koşullarına ve hatta kabile düzenlerine dönüş olarak sunuluyor. Yani bu zamanın ve bu yerin dışında bir alternatiften başkası söz konusu olamıyor. İki filmin de tabanında kapitalist düzenin acımasızlıklarının “şimdi ve burada” aşılmasının olanaksızlığı varsayımı yatıyor. Teknolojiyi toptan reddetmektense kullanılış biçimlerini üretken kılan, kentlerden kaçmak yerine olanaklarını yabancılaşmadan kullanan, çıkarcı ilişkileri üreten sistemin dönüşümüne odaklanan, daha iyi bir dünya için bu dünyayı terk etmeyi değil değiştirmeyi öncelleyen sonların da mümkün olabileceğini hayal etmek olanaksız mı artık?
DİPNOT
Bunları düşündüğüm günlerde, radyoda Petula Clark'ın hayat dolu ritmi ve umut vaat eden canlılığıyla 1960'lı yıllarda hit olan Downtown şarkısı çıktı karşıma. Her ne kadar elli yıl öncesinin dünyasında yer alsa da hem kır/kent ikilemine yüklenen değer yargılarını tersine çevirmesi hem de “şimdi ve burada”nın olumluluğuna odaklanması açısından esinlendirici olduğunu düşünüyorum:
Tek başına kaldığında
Ve hayat sana kendini yalnız hissettirdiğinde
Her zaman kente gidebilirsin
Endişelerin olduğunda
Kentteki gürültü ve telaş yardım eder, biliyorum
Sadece kent trafiğinin müziğini dinle
Çekici neon tabelaların göz aldığı
Kaldırımlarda takıl
Nasıl kaybedebilirsin ki?
Burada ışıklar çok daha parlak
Tüm sıkıntılarını
Tüm kafana taktıklarını unutup gidebilirsin²
¹ Binanın ilginç öyküsü için bkz. http://www.cbc.ca/canada/montreal/story/2006/12/19/qc-olympicstadium.html
² Çeviri bana ait. Özgün sözler şöyle: When you're alone and life is making you lonely - You can always go, downtown - When you've got worries - all the noise and the hurry - Seems to help, I know, downtown - Just listen to the music of the traffic in the city - Linger on the sidewalk - Where the neon signs are pretty - How can you lose? - The lights are much brighter there - You can orget all your troubles - Forget all your cares and go
![]()




